ORTADOĞU, AVRUPA, BATI DÜNYASI VE TÜRKİYE (ORTADOĞU)
Mustafa Çekirge

Mustafa Çekirge

Mustafa Çekirge

ORTADOĞU, AVRUPA, BATI DÜNYASI VE TÜRKİYE (ORTADOĞU)

04 Kasım 2019 - 12:48

   Bu yazı dizisinin ilk bölümünde Türkiye’nin Avrupa ve Uzak Batı ile olan ilişkisini incelemeye çalışmıştım. Avrupa ve uzak batı olarak adlandırabileceğimiz ABD ile yaşanan siyasi ve ekonomik süreçlerin bizi nasıl etkilediğini, nelere mal olduğunu ve nedenlerini değerlendirdikten sonra, aynı pencereden bir de yeryüzünün en karmaşık bölgesi olan Orta Doğu ile ilgili durumu irdelemek gerekmektedir.

   Öncelikle şunu açık ifade etmek gerekir ki gerçekten de Osmanlı Devletinin mirasçısı olarak Türkiye’nin orta doğuyla ilgilenmemesi gibi bir durum mantık dışıdır. Mesele sadece akrabalık ilişkileri değil aynı zamanda bölgenin sürekli yangın yeri gibi olmasıdır. Evet ülkemiz sınırları içerisinde, Suriye, Irak, Lübnan gibi ülkelerde akrabaları olan çok sayıda vatandaşımız bulunmaktadır. Hatta ve hatta o bölgelerde toprak mülkiyeti hakkı bulunanlar bile 2019 yılı itibariyle hala mevcut. Batılı ülkelerin sadece petrol kaynaklarından dolayı sakinleştirmek ve kontrol altında tutmak istediği bölgelerde, ki gerektiğinde sakinleştirmek yerine kızıştırdıkları da aşikar, biz insani ve vicdani sorumluluklarımızdan dolayı bulunmak zorundayız. Elbette Türkiye’nin de ekonomik çıkarları bulunmaktadır bölge petrol kaynakları düşünüldüğünde ancak huzur ortamı bulunmadığında Türkiyenin ekonomik fayda sağlaması mümkün olmamaktadır. Çünkü aslında bu devletler tamamen hanedan anlayışına dayalı yapay devletlerdir. Arap ırkına ait hanedanların çoğunlukla hükümet ettiği bu devletlerin içinde yaşayan farklı ırkların yaşam koşulları da dikkatlice incelenmelidir. Bu bölgelerde bulunan Türkmen ve Kürt toplumlarının Türkiye’de akrabaları vardır. Zaten en ufak bir karmaşada hemen Türkiye’ye sığınırlar ki beklenen de budur.

   Orta doğu coğrafyasında gerçekten oturmuş bir disipline, devlet yapısına, demokrasiye ve düzene sahip tek devlet Türkiye Cumhuriyetidir. Zaten tarih boyunca da bu bölgede hep kontrol eden devletlere sahip olmamızın neticesinde bugün ne beklenebilirdi ki? Tarihi süreçlerde kurduğumuz devletlere karşı oluşturulan tüm ittifaklar, tüm isyanlar hep bu kudreti bertaraf etmek için yapılmıştır. Ancak Arap kabilelerinin, Kürt aşiretlerinin kendi içlerinde bile dağınık olmalarından sebep hiçbir zaman tutarlı ve dirayetli bir birliktelik oluşturamamışlardır. Halen daha bu birliktelikleri oluşturamamaktadırlar. Bu nedenle Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye devletleri hep bu bölgede baskın olmuştur. Her ne kadar günümüzde siyaseten bölgede başka devletler kurulmuş olsa da hala Türkiye’nin ciddi ağırlığı bulunmaktadır. Ancak bu baskın durum, bölge toplumları tarafından tam olarak kabul görmüş değildir. Bugüne kadar kabul görmemiştir ve kanımca kabul görmeyecektir de. Bunun sebebi kötü davranış, sömürme, suistimal etme vs değildir. Bunun sebebi, her millette olduğu gibi bu bölgedeki milletlerde de olan kendi kendini yönetebilme arzusudur.

   Kendi kendini yönetmek, her milletin doğal hakkıdır. Ancak bu hakkı kimse size doğuştan vermez. Bu hakkı kendiniz teslim almalısınız. Bu teslim alma süreci hakkın alındıktan sonraki koruma süreçlerini de içeren çok uzun zamana yayılan bir tarih sürecidir. Nasıl ki günümüzde ABD’nin topraklarının artık yerli kızılderili halkına ait olduğuna dair talepler ciddiye bile alınmıyor ise Türkiye’nin sahip olduğu sınırlar üzerindeki mülkiyet hakkı kimse tarafından sorgulanamamaktadır. Bu bir süreçtir ve her geçen dakika bu süreçteki hakkı daha da perçinlemektedir. İşte Türkiye’nin Ortadoğu üzerindeki söz hakkının temeli burada yatmaktadır. Ortadoğu toplumlarının da bu hakka direnç göstermesi de bu hakkı elde etme güdülerinden kaynaklanmaktadır.

   Bu gerçekler ışığında düşünecek olursak, Ortadoğu ve Arap dünyasının Türkiye Cumhuriyeti Devletine arka çıkacağı ve destekleyeceği gibi bir beklenti içinde olmak saflıktan öteye gitmeyecektir. Son yıllarda genel olarak yanımızda bulunan Katar’ın dahi ekonomik çıkarları söz konusu olmasa, onların da Arap dünyası ile beraber tavır alması muhtemeldir. Barış Pınarı harekatı gibi Türkiye’nin kendi güvenliğini sağlamak amacıyla yaptığı operasyonlara bugüne kadar tek bir destek gelmemesi, Ortadoğu devletleri ile ilgili nasıl tavır almamız gerektiği konusunda gereken her detayı açıklıyor aslında. Bizim yaptığımız operasyonlara direnç gösterilmesine karşın ABD, Rusya ve/veya Avrupa Devletlerinin operasyonlarını kabul etmeleri ve hatta birlikte olmalarının sebebi de Türkiye Cumhuriyeti karşısında kendileri için bir otorite sağlama çabasından kaynaklanmaktadır.

   Sonuç olarak nasıl Avrupa’da bir tehdit unsuru olmamız sebebiyle barınamadıysak ve barınamıyorsak, Ortadoğuda da aynı sebepten tam olarak kabul görmüyoruz. Bizim yapmamız gereken, bize düşen bu gerçeği kabul edip her gelişmeyi bir gururu meselesi haline getirmeden mantık çerçevesinde hareket etmek ve strateji oluşturmaktadır.

YORUMLAR

  • 0 Yorum