DOLMABAHÇE'DE NELER KONUŞULDU?
Mustafa Çekirge

Mustafa Çekirge

Mustafa Çekirge

DOLMABAHÇE'DE NELER KONUŞULDU?

22 Kasım 2019 - 19:10


Geçiş dönemleri her zaman risklidir. Kimin kazanacağının belli olmadığı, birden çok etkene bağlı dönemlerdir ve bu sebeple de sadece güçlü olmak yeterli değildir. Kazananın kahraman olduğu, kaybedenin de kazandıktan sonra zafer sarhoşluğu ile kaybedenden hesap sorduğu zamanların arifesidir geçiş dönemleri. Kendi doğrularını oluşturmaya çalışan tarafların her türlü stratejik faaliyeti devreye soktuğu bu karmaşık zamanlarda aslında çoğu zaman favori olanlar kaybeder. Çünkü nispeten zayıf olan taraflar kendilerini daha içten ve daha samimi şekilde anlatırlar. O nedenle siyasi geçiş süreçlerinin galibinin kim olacağını kestirmek oldukça zor olur. Kimine göre favori olan kazanırken, kimine göre o aynı kazananın mücadele içerisinde olabilmesi bile büyük başarıdır.

İşte böyle bir geçiş döneminin kaybeden aktörüdür aslında Yaşar Büyükanıt Paşa. Farkında olmasa da bir dönemin kapanıp yeni bir dönemin açılmasına sebep olacak mağlubiyeti yaşamıştır Recep Tayyip Erdoğan ve AKP ile giriştiği mücadelede. O döneme kadar, 2002 yılında yapılan seçimlerde tek başına iktidar olmasına rağmen özellikle başörtüsü gibi konularda çok ısrarcı olmayan ve ortamı germekten kaçınan AKP iktidarı, e-muhtıra sürecinden sonra vites yükseltmiş ve aklındakileri sırasıyla uygulamaya başlamıştır.

Yaşar Büyükanıt 2006 Yılı Ağustos ayında Genelkurmay Başkanlığı görevine başladığında Cumhurbaşkanı olan Ahmet Necdet Sezer’in görev süresinin dolmasına sadece 1 yıl kalmıştı. O dönemin meclisinde bulunan CHP ve AKP tarafından ciddi bir rekabet başlamıştı zaten gelecek cumhurbaşkanı adayının kim olacağı ile ilgili. 2007 yılına gelindiğinde dönemin en büyük tartışması özellikle CHP Genel Başkanı Deniz Baykal tarafından Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına aday olmaması yönünde yapılan ve yürütülen propaganda süreciydi. Tabi Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmaması gerektiği yönünde sürdürülen kampanyanın ana etmeni Emine Erdoğan’ın baş örtülü olmasıydı. Baykal’ın “Sakın ha cumhurbaşkanı adayı olma!” seslenişini hala bugün gibi hatırlarım. Sürecin sonunda Erdoğan cumhurbaşkanlığına aday olmadı. Partiyi beraber kurduğu Abdullah Gül kardeşini aday gösterdi.

Abdullah Gül’ün aday olmasıyla CHP, Baykal ve Genelkurmay tarafındaki düşüncelerde bir sapma olmasa da Erdoğan tarafında çok kritik bir siyasi manevra alanı oluştu. Bu siyasi manevralar 2007 sonrası tüm politik geometriyi şekillendirecekti. Erdoğan için o dönemde cumhurbaşkanı olmak doğru bir tercih değildi. Çünkü o dönemin siyasal ortamında cumhurbaşkanı çok pasif ve sembolik bir makamdı. Her ne kadar anayasada belirtilen yetkileri geniş olsa da uygulamada meclisin ve hükümetin yetkileri ve sorumlulukları esas kabul ediliyordu. Hele ki Ahmet Necdet Sezer dönemindeki apolitik cumhurbaşkanı figürü, Erdoğan için hiç cazip değildi.

Asker tarafında ise geçmişten gelen alışkanlıklar ve teamüller nasıl hareket edilmesi gerektiğini şekillendirmişti. İşte bu noktada Büyükanıt, 28 Şubat, 12 Eylül vb dönemlerin tavrını ortaya koymuş ve hükümeti uyarma gereği görmüştü. İradesini bu yönde kullanıp “Unutulmamalıdır ki Türk Silahlı Kuvvetleri taraftır ve taraf olmasından kaynaklanan sorumluluklarını yerine getirmekte tereddüt etmeyecektir” cümlesiyle sonlanan bir metin yayınlamıştı resmî internet sitesinde. Daha önce radyodan, televizyondan, basın toplandıklarından yapılan açıklamalar bu kez internet sitesinden yapılmıştı. Yayın organının farklı olması bildiriyi geçersiz kılmamış ve gündeme tüm ağırlığıyla çarpan bir etki yaratmıştı.

Beklenmedik olan şuydu ki bu uyarı karşısında hükümet ilk defa seçime gitmeye karar vermişti. İşte ne olduysa buldan sonra olmuş, Ak Parti %45 gibi bir oy oranıyla tekrar tek başına hükümet kurmaya hak kazanmıştı. Böylesine ezici bir üstünlükle seçimi kazanan parti karşısında Türk Silahlı Kuvvetleri ve Genelkurmay Başkanlığı geri adım atmış, Ak Parti de tekrar Abdullah Gül’ü aday göstermişti. Önceden yaşanan 367 krizinin yaşanmasına engel olan MHP milletvekillerinin varlığı ile mecliste oylama yapılarak cumhurbaşkanlığı seçimi tamamlanmış ve Abdullah Gül 11. Cumhurbaşkanı seçilmişti. Önceki meclisten farklı olarak da CHP ile birlikte MHP ve bağımsız Kürt milletvekillerinin bulunduğu yepyeni bir meclis kurulmuştu.

Ak Partinin bu büyük zaferi ve halkın açık ve net tercihinin sonrasında sürecin kaybedeni olan Yaşar Büyükanıt, bir anda e-muhtıra tavrını değiştirmiş ve gerek Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve gerekse Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile yakın ilişkiler kurmaya başlamıştı. Bu yakın ilişkilerin hem sebebi, hem de sonucu olan Erdoğan ve Büyükanıt’ın gerçekleştirdiği Dolmabahçe görüşmesinin, tarafların ortak kararıyla mezara kadar sır olarak kalacağı açıklanmıştı.

Bu sürecin Türk siyasetinde bir dönüm noktası olduğu gerçeğinden yola çıkarak Erdoğan’ın sistemi kendi doğrularına göre değiştirerek Cumhurbaşkanlığı makamına kadar yürümesi doğaldır. Büyükanıt’ın kaybettiği bir mücadeleden sonra ortamı yumuşatmak ve üzerindeki baskıyı azaltmak için diplomasiye yönelmesi doğaldır. Süresi dolan Büyükanıt’ın Yüksek Askeri Şura tarafından 2 yıllık görev süresinin sonunda emekliye ayrılmasına karar verilmesi doğaldır. Kaybeden bir komutanın karşı taraf ile ortak paydada buluşmasının pek mümkün olmaması da doğaldır.

Ancak bir vatandaş olarak merak ediyorum. Dolmabahçe’de neler konuşuldu? Görüşmeyi yapanlar konuşulan konuların kendileriyle mezara gideceğini beyan etmişlerdi. Taraflardan birisi sözünü tuttu ve bu sırrı mezara kadar korudu. Peki ya diğeri? Sözünü tutacak mı? O da bu sırrı mezara götürecek mi? Açıkçası ben gerçekten Türk Siyasi Tarihinin yönünü değiştiren bu görüşmenin detaylarını çok merak ediyorum.

YORUMLAR

  • 0 Yorum