Prof. Dr. Yakup Erkan Erata ile Söyleşi

Gazete4 Genel Yayın Yönetmeni Yakup Uykutalp, Prof. Dr. Yakup Erkan Erata ile söyleşi gerçekleştirdi.

Prof. Dr. Yakup Erkan Erata ile Söyleşi

Gazete4 Genel Yayın Yönetmeni Yakup Uykutalp, Prof. Dr. Yakup Erkan Erata ile söyleşi gerçekleştirdi.

Prof. Dr. Yakup Erkan Erata ile Söyleşi
24 Haziran 2020 - 11:00


Yakup Uykutalp. ... Kendinizi anlatır mısınız?

Yakup Erkan Erata. ... Tabii ki. Babam memur, annem ev hanımı, üç çocuklu ailenin en küçük çocuğuydum. 1960 yılında rumlarla karışık bir dönemde, Kıbrıs Lefkoşe’de doğdum. İlk kez Türkiye’ye 14 yaşında geldim. O zamanlar Tübitak’ın İntepe’deki yaz kamplarında, başarılı öğrencileri topluyorlardı. Çalışkan bir öğrenci olduğum için, ben de yaz kampları nedeniyle ilk kez truva feribotuyla 1974’te Kıbrıs barış harekatından hemen sonra, Türkiye’ye geldim. Farklı ülkelerden öğrencilerle bilgi ve kültür paylaşımı yararlı kısa bir tatil sonunda, tekrar Kıbrıs’a geri döndüm. Sonrasında üniversite eğitimimi İstanbul’da okumak üzere, Türkiye’ye geldim. 1978 yılında üniversite sınavına girdiğimde, ilk tercihim Hacettepe Üniversitesi, ikinci tercihim Cerahpaşa Tıp Fakültesiydi. Tek puanla Hacettepe’yi kaybetmiş, ama Cerrahpaşa’yı kazanmıştım. O zamanlar oturmuş kaliteli, ciddi üniversiteler vardı. Kadın doğum uzmanı olarak, 1984 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden mezun oldum. Kadın doğumcu olmak benim idealimdeydi. 1.5 yıl kamp dönemiyle beraber, 86 yılına kadar görev bekledim. Ve İstanbul Tıp Fakültesi Çapa’da ihtisasa başladım. Tabii ki burada çok iyi yetiştik. Günde 60 ya da 70 doğum oluyordu. Orada ilk adım olarak, mesleğimi çok iyi geliştirdim. İstanbul, bana çok önemli bir duygu olan hayatı öğretti. İstanbul bir Londra, bir Paris, bir New york’tur, aslında bir kazıktır da hayatı öğreniyorsunuz. Aynı zamanda İstanbul bir eğitim şehridir. Çalışma iznim olmadığı ve yabancı uyruklu olduğumdan dolayı, şartların ağırlığını göz önünde tutarak, kararımı Kıbrıs’a dönmekle yaptım. 1991 yılında Uzman Doktor olarak mezun oldum. O dönem Kıbrıs’ta akdeniz anemisi hastalığı çok yaygın. O ilgiyle, anne karnında doğum öncesi tanıya yöneldim. İşin merkezi olan Londra Kingston’da bir yıl burs eğitimi alarak, eğitimimi tamamladım. Ama tabii ki doğum öncesi anne karnındaki tanı değil, bu çok geniş bir konu. Kromozom bozuklukları, down sendromu bozuklukları gibi, hepsini kapsayan geniş bir konu olduğundan, bununla ilgili eğitim aldım. 1992 senesinde Türkiye’yi, işimden dolayı İzmir tercih nedenim oldu. Ve üniversite’de görev almak istiyordum. İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi nasip oldu. Üniversite’de çok yoğun çalışmamdan sonra, 1996 yılında doçent oldum. 2002 yılında profesörlüğü kazandım ve muayenemi açtım. Hem üniversite, hem de muayenehane beraber gitmiyordu. Çok yoruluyordum. Ve tercihimi muayenehaneden kullandım. O günden bugüne muayenehanemde çok mutluyum. Evliyim. 3 çocuk babasıyım.

Y. U. ... Tezinizden konuşalım mı? Teşekkür ederim.

Y. E. E. ... Ben aslında perinatologum. Türkiye’de, perinatoloji bilinen birşeydir. Tıp çok gelişti. Tıp’ta genel cerrah, dahiliye doktrin, dahiliye kardioloji, gastroloji uzmanlık alanı oldu. Sadece dahiliye de durum böyle değil, kadın doğumda da böyle. Perinatoloji, son beş yılda ülkemizde hızla gelişti ve bilinmeye başlandı. Aslında beş yıl önce perinatoloji dendiğinde hiçbir şey ifade etmiyordu. Özellikle bu malkartis davaları, bebeğim sakat doğdu gibi, doktor saptamalarından doğan toplum bilinci arttı. Bakanlık, altı yıl önce bunun da bir tüp bebek gibi, onkoloji gibi, bir sertifikasyona tabi tutulması gerektiğine karar verdi. Biz de Türk perinatologları olduk. Perinatoloji demek, gebelik döneminde yüksek riskli durumları belirlemek, takibini yapmak ve anne karnında bebeği tanısı demektir. Muayenehanemde hastalarımın yüzde yetmişi böyledir. Ve anne karnındaki bu amaçla, böyle günümüzde uzman bir doktor aşikar hastalığı saptamadığından ki, saptamayabilir bu bir suç oldu. Ve günümüzde malkartis davaları çok yüksek meğlağda açılmaya başlandı. O yüzden perinatoloji günümüzde gebelikte 20.nci hafta farkında farkındalığı arttığı için, gebeler kendi doğumcusu dışında perinatolog doktora gidip, sağlık durumunu değerlendirmesi rutin haline geldi. Muayenehanemde baktığım hastaların hepsi, kendi hastamız değil. Ege Bölgesi’nin her ilinden Uşak’tan, Bodrum’dan, Aydın’dan, Balıkesir’den bu amaçla gelen, bazı meslektaşlarımın yönlendirmesiyle, 20.ci haftadaki gebeliklere bakıp rapor veriyoruz.

Y. U. ...  Beden normal doğumu kabul ediyor, ama sezaryen doğum tercih ediliyor. Bu konuda eklemek istediğiniz bilgiler vardır.

Y. E. E. ... Sebebi şudur. Normalde, normal doğum mu; yoksa sezaryan mı? Aslında bu konu tüm dünyada bir konudur. Sezaryan tercih etmesinin nedeni, şu anda da normal doğum akımı var. Bir objektiviti yok. İyi, tecrübeli ve art niyetli bir doktor tarafından arz direk uygulanması gereken bir durumdur. Art niyet derken kastım şu; yıllarca yani bunda 10 ya da 15 sene önce, devlette normal doğum sonrası rapor 6 hafta, sezaryanda 12 haftaydı. O yüzden, hasta uzun rapor sürecini uzatmak için, sezaryan doğum yapmak istiyordu. Ondan sonra bu raporlar düzenlendikten sonra, ancak normalde bir toplumda yüzde 15 oranında sezaryan, yüzde 80 ya da 85 normal doğum olması yani gerçek nedenlerden dolayı sezaryan yapması gerekiyor. Gerçek nedenler ne? İşte iri bebek 4.5 kilo müdahale doğumlar, vakkum, korses tüm komplikasyonlar, hatta bir hafta suyu azalmış ya da geçmiş birçok gerçek nedeni sayabiliriz. Doktor yönlendirmeleri ve doktor için de zaman çok önemlidir. Bayramda burda mısınız, yılbaşında burda mısınız? v.s. gibi zamanı kendisine göre endeksleyen doktor, empati yapmazsa hasta haklı. İkincisi de normal doğum her zaman sezaryandan daha komplikasyonu yaşıyor olabilir. Kestiremezsiniz. İşte efendim kakasını yaptı, kakasını yuttu, omuz takıntı normal bir bebekte bazen çok zor doğabiliyor. Herhangi bir problem çıktığında hasta çok rahatlıkla doktoru hemen mahkemeye verebiliyor. Doktorların bir derdi de malkartis’e bağlı, çok yüksek tazminat davaları ve tazminat ödeyen doktorlarımız var. Günümüzde olan şu, devlet, özel hastanelerle anlaşmalar yaptı. Efendim işte normal doğumlarda şu kadar katkı, sezaryanda şu kadar katkı payı vereceğiz. Özel hastanelerde de devlete sevk anlaşmasında daha fazla katkı almak için sezaryan önlemi arttı. Önlem artınca bu sefer döndü sezaryan kötüymüş gibi, kötü yayınlar yapıldı. Gerçeklik payı var mı? Evet var. Uydurma sezaryanlarda fazlasıyla var. Günümüzde artık toplum kafası, tüm konularda olduğu gibi, öyle karmaşa haline geldi ki, hastaya sezaryan önerisi bir suç gibi gelmeye başladı. Günümüzde bu konuda hastaları çok aydınlatıcı bilgiler verilmesi ve güveni sağlamak gerekiyor.

Y. U. ... Teşekkür ederim. Güven olmazsa hiçbir şeyin anlamı yoktur, ama insan neslinin gelişimi de çok önemlidir. Bir bebeğin dünyaya nasıl geldiği, bir nesil öncesi doğum algısı çok doğaldı. Kıyasladığımızda, yeni nesildeki değişimin nedenini neye bağlayabiliriz?

Y.E. E. ... Şimdi tabii ki gebelik gelişimine baktığımızda, birinci genetik faktörler, ikincisi çevresel faktörlerdir. Çevresel faktörlerdeki kastım, beslenmedir. Bebeğin, anne karnında gelişimini etkileyen genetik faktörler, anne spazmından gelen genlerdir. İyi beslenme ve kötü beslenme var. Günümüzde gebelerin bilinci çok arttı. Medya, medya organları, internete bakarak beslenme bilinci iyi yönde olurken, hormonlu yiyeceklerin bebek gelişimini etkileyen olumsuz yönleri tetiklediği gibi, bilinçli algılamayla beslenme arttı.

Y. U. ... Bir de evliliklerde kısırlık vardır. Kadın erkek fark etmez. Günümüz tıp çok gelişti. Kadınlarda kısırlık neden olur? Tıp, bu konuya yanıt veriyor mu hocam?

Y.E.E. ... Kadınlardaki kısırlık nedenleri, hiperbolik standart teknik nedenleri değildir ki: Yumurtlama bozukluğu olabilir. Psikolojik bozukluk olabilir. Tüpleri tıkalı olabilir. Normalde yumurta fonksiyonu psikolojik yani beyinden merkezlenen bir olay. Beyne salgılanan hormonlar yumurtaları uyarıyor, yumurta büyüyor, çatlıyor, yumurtluyor. Her kadının gebe kalma süresi 1.5 günlük bir dönemdir. Dediğim gibi, kadınların zorlanması, gebe kalması tek standart bir neden değildir. Sorgulanması gereken bir şeydir. Tabii ki iffetli hasta kim, iffetli hasta bir seneyi geçtikten sonra ifetikasyon konulur, ama günümüzde bununda saptamaları olabiliyor. Mesela, hasta üç aydan beri doktora gitmediğinde yaklaşımlar yanlış olabiliyor, ama anlattığım konu çok geniştir.

Y. U. ...  Kıskançlık, hırs, ve kurnazlık insanları yıpratır. Bence; İnsan yaşamında kıskançlığı özenmeye, hırsı azme, kurnazlığı zekaya çevirmelidir. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Y. E. E. ... Her insan kendisinden sorumludur. Herkesin kendisine göre bir hayatı var ve hayat yolculuğunu benimsemesi gerekiyor. Hayatım boyunca kimseyi kıskanmadım. Hayat yolculuğunda hep kendi yoluma baktım. X kişi benden az kazandı ya da çok kazandı v.s. ve hep ben, mutluluğa baktım. Hayata, herşeyi kompliman yaparsanız sadece başarı, sadece para kazanmak değil, hepsi bir arada olduğunda anlam kazanır. Gösterişi olmayan sade hayatın yani en önemlisi sağlık olmazsa hiçbirinin anlamı yoktur. İnsanın bir hedefi olması da zor. Hedefe hedef koyupta yapmaya çalışmak, doğru bir hedef ve ulaşılabilir bir hedef hayatı basit kılar. Hırsı azme, kurnazlığı zekaya, kıskançlığı özenmeye diye değerlendirirsek; yaşam hedefimiz şaşmaz, ama bunun yanı sıra örnek almak ve örnek olmak daha sağlıklı bir davranış olur. İçimizdeki modeli yaratmak elimizde. Bu konu da hırs yapmak insanı yıpratıyor. Sağa ve sola zarar vermemek lazım. Hırsın sonu var mı? “Oysaki insanın en ideal yaşantısı kendisine yeteceği hayatı istemesidir.”

Y.U. ... Teşekkür ederim. Hedef insanı basit kılar dediniz. Bir de hedeften sapan günümüz sosyopatlarla dolu, ama kimse asosyal olduğunu kabul etmiyor hocam. Günümüz insanının sosyalleşmedeki rolü nedir?

Y.E.E. ... Tabii ki meslek yaşantımızda ve çevremizde sosyopatlar vardır. Olabilir. Sosyopatlar kendisini gizlemesini çok iyi bilirler, ama tabii ki çok yakınınızda olduğunda da, tanımanız mümkün olmayabilir. Aslında sosyopatlarla karşılaştığınızda en önemli şey, onlarla yaşadığınız herşeyin yalan olduğunu anlamanın verdiği acı oluyor. Güçlü kişi bunu yener, güçsüz kişi intihar yoluna gider. İntihar yoluna giren kişi, sosyopatın istediği her yönde hareket eder. O da ondan sonra azar azar mesleki ya da duygusal anlamda ümit vererek hazan besler. Eğlenir. Tek bir av ya da hedef yoktur, sosyopatlar için herkes bir avdır. Sürekli arayış halindedir. Bu böyledir, arkadaşlık anlamında, mesleki anlamında, dostluk anlamında, duygusallık anlamında her anlamda onlardan kurtulmaya karar vermek çözümün başlangıcıdır. Bu uzun ve zor süreç olabilir. Güçlü bir kişilik dediğim gibi bunu yener. Nasıl yener? kendinize saygıyla yenersiniz, kendisine saygısı olan kişi bunu yener. Ve yenmek zorundadır. Zaman içerisinde sosyopatın ne kadar bir sosyopat olduğunu anlar. Ve bunu hayatta tutmayan, duygu, düşünce ve hisleri yok eden, tekrarı olmayanı vardır. Hayatınızda bir sosyopat ya da piskopat varsa toptan def etmektir. Eğer def edemezseniz, yaşam yine aynı şekilde devam eder. Sizi eskiden olduğu gibi, yeni oyunlarına alet eder. Onun yaşantısı öyledir. Birşeyi başarmak için efor sarfetmez. Empatisi yok, suçluluk duygusunu kendisinde yaşamaz. Yalanlarıyla bile vicdanını rahatlatır. İç dünyası çöl gibidir. Mücadele etmenin bir tek yolu var. Toptan hayatınızdan red etmektir. Sosyopattan intikam alamazsınız. Çünkü duygusu yoktur. Sosyopata vereceğiniz en büyük ceza, hayatınızdan çıkararak, mutlu olmaktır. Onu gözleyip, size ulaşamadığında kudurur.

Y.U. ... Spiritüellik ve narsistlik üzerinden konuşalım. Bu konuda topluma vereceğiniz mesaj ya da mesajlarınız vardır. 

Y. E.E. ... Spiritüellik, sonsuzluktur. Aslında sonsuzluk, bir insanın ruh halidir. Kişi, nerede kendisini mutlu hissediyorsa onu yaşamalıdır. Tabii ki düşüncem; İnsan, ahlaklı ve vicdanen rahat bir insan olduktan sonra gerisi teferruattır.

Narsistliğe gelince; insan kendisini sevmeli yakupcuğum. Narsizm derecesinde biraz sıkıntı olabilir. ama tabii ki kendisini sevmezse, kendisine saygısı ve sevgisi olmayan karşısındaki kişiyi nasıl sevebilir ki? Öncelikle hayat engebeli barikatlarla dolu. Bu barikatları aşmak için, sevgisi ve saygısı varsa her zorluğu geçer.

Y.U. ...  Hayat felsefeniz hep pozitif. Başarı, bu yönünüzden mi kaynaklanıyor?

Y.E.E. ... Havayollarında yolculuk yaparken burçları okuyordum. Yay burcunun özelliği, pozitif olmaktır. Yay burcu olmak bana enerji sağlıyor. Pozitif olmak için benim bir gayretim yok. Yenilgiyi kabul etmem, ümitsizliği kabul etmem, ama her zorluktan bir çıkış yolu bulurum. Yolda giderken aslında, o an benim düşse de o yolum, Allah böyle emrettiğini ve o yolun doğru olduğunu, dönüp baktığımda mutlu olacağımı ben bilirim. Sırdaşım odur ve hayatımda çok kez yaşamışımdır. Bana çok sıkıntı verme, üzülmek gibi yaşadıklarım, daha sonra geçen zaman sürecinde, Allah’ım iyi ki böyle olmuş dediğim, kezlerimi bilir ve hatırlarım. O yüzden hiçbir zaman için moralimi kaybetmem. Her konuda olumsuzlukları yaşamış olsam bile, yoluma devam etmesini bilirim. Pes etmesini sevmem. İşte bu yönümden dolayı başarılıyım.

Y.U. ... Tek düzen yaşamın insan üzerindeki etkisi ve günümüzde yaşanan betondan kalıplaşmış binaların soğuk yüzü nasılsa, geçmişte de öyleydi demek doğru veya yanlışı somutlaştırmıyoruz gibi. Bu konuda bir uyumsuzluk olduğu için, insan nasıl yaşamalı sorusu geliyor aklıma?

Y.E.E. ...  Yanlış bilgiyle doğru tutum sergilemek mümkün değildir. O yüzden tek düzen yaşamı yıkmak için kişi, iç dünyasında kurduğu gibi, yıkmasını da bilir. Kendi ruhunda, iç dünyasında, günlük yaşantısında, mutluluğunda ve çevresinde de yıkar. Hayatımdaki en büyük enerjilerden biri müziktir. Elvis Peresley hayranıyımdır. Elvis Presley, kendi müziğinde bir rockın roll yaratırken, altında yatan gerçek neden asiliktir. Elvisi dinlemediğim birgün yoktur. O yüzden insan herşeyi iç dünyasında oluşturuyor. Mutlu oluyor, mutsuz oluyor, her zaman güçlü olmak değil, mutluluğa zaman ayırmak tek düzen hayatı yıkar. Bu konu da sevdiğiniz bir işi, bir hobiyi geliştirmenin bizlere katacağı enerjiyi de düşünebilirsiniz. Burada mutluluğu somurtarak aramayacağız, mutluluk yaptığımız işler, kattığımız sevinçlerde arayacağız. Ve kendi iç evrenimizde huzuru sağladığımızda, herşeyi oraya resmetmiş oluyoruz.

Y.U. ...  Elvis Presleyden bahsettiniz. Sanat, kültür, eğitim ve en çok sevdiğiniz dal spor. Beşiktaş aşkı var. Bir tarafta Elvis, diğer tarafta Beşiktaş. Sizin için çok zor bir soru. Öncelik hangisi?

Y.E.E. ... İkisi de çok farklı alan oduğu için, hiçbirini değişemem. Onsuz ya da onsuz olamaz.

Y. U. ... Hobiniz var mı?

Y.E.E. ... Çok yoğun çalışan biriyim, bir de yoruluyorum. Deniz merakı olan biri olarak bir motor yaptım. Çok pahalı bir hobi olmasına rağmen değer. 11.5 m. boyunda olan motor, iki senelik bir hobimdir.

Y.U. ... İş hayatınızda unutamadığınız bir anınızı anlatmak ister misiniz?

Y.E.E. ... Anıları çok yaşıyoruz. Her hastamda birçok anım vardır. ama en önemlisi hasta olan çoğu hasta değil, yani gebe mutluluğu paylaşmaya geliyor. Ve 9 ay 10 gün gibi bir zaman diliminden sonra, doğduğunda bir bebek veriyorsunuz. Tüm yönlendirmelerini, taramalarını yapıyorsunuz. Ve aile içinde yaşanan mutluluk, sizin de içinize işliyor.

Y.U. ... Son olarak, eklemek istediğiniz birşey var mı?

Y.E.E. ... Çok teşekkür ederim Yakupcuğum.

Y.U. ... Ben teşekkür ederim Hocam.


 


YORUMLAR

  • 0 Yorum